Bu yazıda köşemi Mersinli yazar, gazeteci, çevirmen Sayın Mehmet Ali Sulutaş ın Köy Enstitüleri adlı yazısına ayırdım.
D. Sucuka
***
Mehmet Ali SULUTAŞ / Mersin
PESTALOZZİ (1746’lı), TONGUÇ (1897’li) ve KÖY ENSTİTÜLERİ (1940’lı)
Silifke’de 1940’lı yıllarda ilkokulda okurken emelim köy enstitüsünde okuyup öğretmen olmaktı. Köyümüzden bir ağabey orada okurdu, köye geldiğinde saygınlık görürdü. Köyde okul yoktu henüz ama öğretmen adayımız, muhtar ve imamdan sonra yerini alıyordu ‘köy meclisinde’ yaz aylarında. Özenilecek bir meslekti köy öğretmenliği o günlerde…
Sonra köylülerin imecesiyle ‘İlipınar’ diye anılan suyun başında bir okul yapıldı, mezarlık ile köye de adı verilen Şeyh Ömer türbesinin yanı başına. O ağabey öğretmenliğe başladı sonraki yıllarda. Kendine bir de radyo almıştı, aküyle/pille çalışan. Harman yerine gidip gelirken duyardı köylüler o ‘ırado’nun sesini koyaktan geçerken. İmrenirdik o sese…
Demokrasiye geçiş yıllarıydı, 1930’lu ve 40’lı yıllar. Atatürk’ü yitirdikten sonra İsmet İnönü Cumhurbaşkanı, Recep Peker ve daha sonra Hasan Saka Başbakandı. Millî Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel ile Millî Eğitim Müfettişi ve enstitülerin kurucusu İsmail Hakkı Tonguç görevden alındı. Reşat Şemsettin Sirer Bakan oldu. Bir başkası da Müfettiş…
Azığında Kuru Soğan, Nutuk ve Sofokles Bulunan Köy Enstitülü
Bu gelişmeler 1946 yılında yaşanıyordu. O günlerde okul harçlığımı çıkarıp aile bütçesine katkıda bulunmak için gazete sattığım için, olan bitenleri okuyabiliyor ve 17 Nisan 1940 ta kurulan köy enstitülerinin başına gelenlere bir anlam vermeye çalışıyordum...
Sonradan öğreniyorum ki 1947-48 yıllarında Köy Enstitüleri’nin defteri dürülürmüş. Öğretmenler ve öğrenciler tedirgin edilmeye başlanmış bile o günlerde. Biz ortaokula geçtik, hükümet de değişti: Celal Bayar Cumhurbaşkanı, Adnan Menderes Başbakan oldu. Gazyağı lambası ışığında, salonunda müsamere sunduğumuz Halkevi kapatıldı. Askerlerinin kuru ekmeğiyle artan yemeğinden yararlandığımız Jandarma Okulu İstanbul Maçka’ya gönderildi. Bu Okulda bir subayın oğulları olup beni de eğitip kollayan iki ağabey de gitmişti. Elli yıl geçmesi gerekiyormuş o iki kardeş ağabeyin İlhan ve Turhan Selçuk kardeşler olduklarını öğrenmem için.
Kitap almaya paramız olmadığı için Halkevi’nin kitaplarından yararlanırdık. Neyse ki o ünlü beyaz kapaklı ‘Dünya Klasikleri’ Silifke Ortaokulu kütüphanesinde vardı ve onlardan epey yararlandık. Meğer bu klasikler Köy Enstitüleri’nden toplatılarak yakılmış. Ne büyük bir kıyım bu eylem, edebiyat ve eğitim adına!..
İşte tam o günlerde çıktı, Varlık Yayınları arasında, Mahmut Makal’ın ‘BİZİM KÖY’ başlıklı kitabı. Köylü çocuğuyum, bizim köyü okumak istiyorum, bilmem kaç kuruşa satılan bu kitabı alacak param yok. Yazarını tanımam, zaten kaç kişi tanırdı o günlerde onu. Kitabın adı ilginç geliyordu bize. Bir otelin kâtibi, kapıcısı, güvenlik görevlisi, temizlikçisi, kısacası otelin her şeyi bir köylü ağabeyin masasında gördüm ya bu kitabı; ödünç alıp okudum da anladım köyümüzün durumunu ve sonradan kavradım ‘Köy Enstitüleri’nin önemini…
Eğitimci Kaya Çetin’in yazdığı gibi, “Hasan Âli Yücel ile İsmail Hakkı Tonguç’un yaktıkları çoban ateşleri, Anadolu insanının hayranlıkla izleyip yardımcı olduğu çalışmalar yaparak beş altı yıl içinde, yapılarıyla, işlikleriyle, meyve bahçeleriyle, modern tarım araçlarıyla, kuşku yok ki katılımcı işleyişiyle halka örnek ve umut oldu. Okuma olanağından yoksun on binlerce köylü çocuğu, bu kurumlarda uygarlıkla, bilim ve sanatla tanıştı...”
Yanılmıyorsam,19 48’de enstitülerin kolu kanadı budanıyor. Dahası, Köy Enstitüleri’ne öğretmen yetiştiren ‘Yüksek Köy Enstitüleri’ kapatılıyor. Eğitim programı değiştiriliyor, uygu-lamalı marangozluk, dülgerlik, rençperlik gibi ‘iş eğitimi’ ve ‘köylüye köyünde gerekli ve yeterli olacağı varsayılan’ dersler kaldırılıyor, enstitülerin diğer okullardan hiçbir farkı kalmıyor. Artık, 1954’te, hiçbir özelliği ve ayrıcalığı kalmamış bu okulları ‘enstitü’ adıyla sürdürmek ‘anlamsız’ olduğundan, kapatılıyorlar, öğretmen okullarına dönüştürülüyorlar.
Öğretmen olma emelim devam ediyordu. Köy Enstitüsü değil artık da, öğretmen okulu sınavını kazanarak Balıkesir ‘Necatibey Öğretmen Okulu’na gittim. Ama gel gör ki, o okul sadece kızların öğretmen okulu olmuş, erkekler Diyarbakır’da okuyacakmış.
Meğer kız ve erkek ayrımı daha 1947’de başlamışmış. Ben de yalvara yakara, zorlukla Balıkesir Lisesi’ne kayıt yaptırdım (1954). İyi ki Ortaokul bitirme derecem ‘İYݒ idi. Yoksa açıkta kalacaktım. O yıl bir sahafta eski bir ‘Mantık’ kitabı gördüm, okumaya başladım:
“Müsadere alelmatlubun vücudu için kübranın neticeyi vazıh bir surette ihtiva etmesi...” Hiçbir şey anlamadığım için geri bıraktım. İyi ki Atatürk’ün başlattığı ‘Dil Devrimi’ imdada yetişmiş, kitaplar Türkçeleştirilmiş. Okullarda Türkçe öğretmenlerimiz yetenekliydi. Aristo, Goethe, Hugo, Tolstoy, Sofokles, Zola gibi dünya yazarlarını okuma fırsatı doğdu.
Mezun olduğum Kırklareli Lisesi’ne gidip gelirken de, Lüleburgaz’da yol üstündeki Kepirtepe Öğretmen Okulu’nun yakın geçmişini dillendirirdik, Trakyalı arkadaşlarımla…
Üniversite ve yedek subaylık aradan çıkıp, Kanada’ya göç edince orada, 70’li yıllarda ‘Pestalozzi’ adıyla tanıştım. Bu adı taşıyan okullar, toplum evleri, öğrenci yurtları ve gençlik otelleri vardı. Sorup öğrendim ki, Pestalozzi, Batı dünyasının çok önemli bir eğitimcisiymiş.
Bu büyük projenin ürünü eğitmenler gittikleri köylerde hemen işe sarılır, köylüleri eğitmeye başlar. Ülkenin her tarafına yayılan eğitmenler bir taraftan okuma yazma öğretir, diğer taraftan doğrudan köylülerin üretim artışına yönelik uygulamalı işlere girişirler. Kısa sürede bu eğitmenlerin gittiği köylerde tiyatro kurulur, köy okuma odaları açılır, sosyal faaliyet artar…
Aydınlanma Türkiye’sinde Bir Kilometre Taşıdır Köy Enstitüleri
Köy Enstitüleri için zamanın Amerikan hükümetinin hazırladığı istihbarat raporunda “Dikkatli olun Türkler büyük bir eğitim atılımıyla geliyor,” denilmektedir. Ancak Köy Enstitülerinin kapanması ülkemizin bağımsızlık politikasının kırılma noktası ve kilometre taşı olarak görülebilir. Bu tarihten sonra eğitimin dokusu ve felsefesi değişmiş, köylerde kültürel ağırlıklı eğitim yerini ezberci eğitime bırakmıştır, ülkenin her yerinde olduğu gibi...
Amaç köylüyü, aydın çiftçi durumuna getirmek yerine sahipsiz, sorunlarını devlete iletemeyecek kadar yalnız ve aciz bırakılmış, çaresiz ırgat, ümmet durumunda bırakmak olmuştur. 1924 te tohumlanan ‘Öğretim Birliği Devrimi’ni ve 1940’ların Köy Enstitüleri ni yıkıp parçalayanlar 2000’li yıllarda büyük mesafe almış görünüyorlar...
Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık Müsteşarı; “Türkiye Cumhuriyeti nin başlangıçta ortaya koyduğu laiklik, cumhuriyet, milliyetçilik gibi birçok temel ilkenin yerini Müslüman bir yapıya devretmesi zorunludur,” sözünü 2005’te açıkça dillendirebildiyse, Cumhuriyet ilkelerine inanan, ulusal eğitime güvenen Atatürkçülerin birleşmesini engelleyecek “her tür çeşitleme ve fantezinin günümüzde yeri yoktur!..”
Anlaşılıyor ki, 17 Nisan 1940’ta kurulan Köy Enstitüleri, Atatürk’ün Anadolu’da başlattığı aydınlanma deviniminin ürünü, Türkiye’nin ‘Aydınlanma Öyküsü’nde önemli ve unutulmayacak bir kilometre taşıdır; bu böyle biline ve öyle hareket edile!..
Pestalozzi`ye verilen değer ve önemin binde biri bizim Tonguç Baba’ya da verilseydi var ya, Türkiye Cumhuriyeti bugün Mustafa Kemal`in ön gördüğü yerde olurdu...
Köy Enstitüleri Eğitim Yöntemi’nin günümüz koşullarına uyarlanmış sorgulamaya, araştırmaya, irdelemeye ve uygulamaya dayalı öğrenme yeniliklerini üniversitelerimiz başta olmak üzere, yeniden denemeye ne dersiniz?..
Tasavvufun gelenekle bütünleşmesini sağlayan kelam ve fıkıh bilgini Gazali’nin (1058-1111), eğitimi, “yabancı ısırgan otlarını ayıklayan bir bahçıvan işi”ne benzetir ki bu benzetmeyi yıllar sonra Pestalozzi (1746-1827) ve Tonguç’ta (1893-1960) da görmekteyiz. Gazali, öğretmenin öğrencilere sevgi ve şefkat gösterip, onlara kendi çocukları gibi davranmasını ister. Pestalozzi de, Tonguç da çocukların eğitimde gelişim özelliklerine göre öğretim yöntemlerinin geliştirilmesini önermiş ve öğretimde uygulama yaparak, yaşayarak öğrenmenin önemi üzerinde durmuşlardır. Pestalozzi, kendi kendine çalışmayı bütün eğitimin temeli kabul etmiştir. Bu bakımdan ‘iş eğitimi’ taraftarlarının öncüsü sayılmıştır. O, insanda üç öğe görür:
1) Düşünmek, 2) Duymak, 3) Yapmak. Bunlara o, sırasıyla “kafanın, kalbin ve elin kuvvetleri”, kısaca “insan eğitimi” der. Kültürümüzdeki, “eline-diline-beline” dizgesi gibi…
Ona göre bu organların eğitilmesi eğitimin temelidir. Eğitim alanında ortaya koyulan görüşler daha çok çocukların gelişim özelliklerinin incelenmesi, öğretme yöntemlerinin geliştirilmesi, çocuğa göre eğitim yapılması üzerinde yoğunlaşmıştır.
Bundan 264 yıl önce Zürih’te dünyaya gelen ve çağdaş eğitimin kurucularından olan Johann Heinrich Pestalozzi`nin sevgiyi ve öğrenciyi temel alan eğitim ilkeleri günümüzde de geçerliliğini korumaktadır. Ne yazık ki, yakın tarihimizde eğitim sahnesinde görünen, Köy Enstitüleri’nin kurucusu Tonguç Baba olarak gönüllerde yer almış olan İsmail Hakkı Tonguç unutuldu bile! Tonguç Baba’nın hiçbir yerde (doğru dürüst) bir heykeli yokken, İsviçre’nin Zürih kentini Pestalozzi`nin heykelleri süslemektedir. Onun adına kurulan vakıf kanalıyla eğitim kuruluşları ve kamu, eğitim politikası çalışmalarını desteklemektedir.
Pestalozzi, ‘Yoksullar Yurdu’ açıyor, kapatıyor; yeniden açıyor. Yoksullar Okuluna varsılları da alıyor, olmuyor. Kurduğu yeni eğitim kurumu, ona dünyada büyük ün sağlıyor.
Bu yeni okula, yoksul çocukları değil, varlıklı ailelerin çocuklarını alıyor. Uygulanan eğitim sisteminde de üretici iş unsuru mevcut değildi. Dünyanın bütün büyük ülkelerinden eğitime ilgi duyanlar, burayı ziyaret ediyor.
Eserleri arasında, ‘Agis’te (1766) Pestalozzi, Antik Isparta şehir devletinin örneğine bağlı olarak kendi zamanındaki çeşitli hayat durumlarını eleştirip eski değerlerin yok olmasını tenkit eder ve Isparta’daki çalışkanlığı över. ‘İnsanlığın Tarihinden Parçalar’ (1778) adlı yazısında, en sefil ve perişan durumda bulunan çocukların bile, kendi ihtiyaçlarını karşılayıcı hayat tarzına ulaşmalarını, ümit verici bir olay olarak görür. ‘Bir Münzevinin Akşam Saatı’ (1779) adlı eserinde Pestalozzi, “insan eğitimi” kavramını, felsefi ve teorik yönden ele alır. Burada, soyut ve genel bir eğitim değil, bireyin bizzat somut hayata uygun düşen özlü bir eğitimi söz konusu edilir. Pestalozzi, 1818 yılında eserlerinden elde ettiği paralarla Clindy’de yeni bir ‘Yoksullar Yurdu’ daha kurar; 1825’te en yakın çalışma arkadaşlarıyla bozuşarak ayrılır. Böylece eğitim kurumları da sona erer. Döndüğü Brugg köyünde 17.2.1827’de ölür.
Pestalozzi düşünceleri yalnız kendi ülkesinde değil, başka ülkelerde de etkili olmuştur. Bu düşünüş, Mustafa Kemal`in kurduğu laik, demokratik Türkiye Cumhuriyetin`de de kabul görmüştür. Köy Enstitüleri`nin baş mimarı olan Tonguç Baba, Pestalozzi`nin izinde giderek, yüzyıllarca eğitimden uzak kalmış Türk halkına o özlenen eğitimi aşılamak istiyordu. Başardı da! Ancak ne kendisi ne de kuruculuğunu üstlendiği Köy Enstitüleri kaldı. Kala kala sadece tarihin tozlu sayfaları kaldı. Bu sayfalar da, yılda bir kez açılmakta, tozu alındıktan sonra tekrar kapatılmaktadır. Dr. Yüksel Cavlak (Almanya) ve Dr. Hüseyin Pekin (İsviçre) yazmış:
“Heinrich Heine’nin, ‘Birazcık eğitim bütün insanları süsler’ sözünden korkanlar, Cumhuriyetin başlattığı eğitim izlerini silmek cüretini gösterdiler. ‘Batı nasıl oluyor da kalkınıyor, ilerliyor?’ diye de sıkılmadan kendimize soruyor ve Batılı gibi olmak için de uğraşıyoruz! Elbette Batılı kalkınır, ilerler, çağa ayak uydurur. Çünkü ne kadar da Batılıyı emperyalist gibi görsek, ülkesinde yetişenlere değer vermekte, onları ellerinden geldiği kadar yüceltmektedir. Bununla da kalmayıp bu değerlerin düşüncelerini dış ülkelere ihraç etmektedirler. Verebileceğimiz en iyi örnek 1700/1800’lerde yaşamış olan eğitbilimci Pestalozzi. Onun attığı eğitim tohumları her yerde yeşermektedir.”
Bizde ise tam tersi; bütün ektiklerimizi daha yeşermeye başlamadan, köküyle birlikte çıkarıp atmak! Bu yapılanlara bilinçsiz oldu diyemeyiz Çünkü böyle dersek safdillik olur!
80 yıl sonra laik, modern Türkiye Cumhuriyeti’nin geldiği nokta da bunu göstermektedir.
“Pestalozzi, bundan 200 yıl önce kimsesiz ve yoksul çocukların eğitime ihtiyacı olduğunu anlamışken, uygar bir ülke olan İsviçre’de hala onun düşüncelerine değer verilirken, bizler de (Türkiye’de) sokak çocuklarının çoğalması için elimizden geleni yapmaktayız…” Sadece yapmakla kalmıyor, üstelik 21inci yüzyılda çağdaş eğitime acımasızca baltayı vuruyoruz. Sonra da ah vah deyip, “Sokak çocuklarından alış-veriş etmeyin!..” diye yollara, meydanlara afişler, resimler asıp gösterirken gönülleri ve çevreyi de kirletiyoruz.
“İsviçre, çağımızda bile J.H. Pestalozzi`nin izinde gitmeye çalışırken, bizler Tonguç Baba’nın tüm izlerini silmeye uğraşıyoruz. Yalnız Tonguç Baba’nın mı izlerini sildik? Ne gezer!.. Büyük insan Mustafa Kemal`in, onun devrimlerinin ve arkadaşlarının izlerini de silmek için elbirliğiyle uğraşıyoruz. Uzun laf etmeye ne gerek var.”
Kaçan Büyük Bir Balıkmış Meğer Köy Enstitüleri
Bugün çağdaş yaşamı örselemek isteyenler dünkü Köy Enstitülerinin düşmanlarıyla aynı düşünceyi taşımaktadır. Türkiye Cumhuriyeti’nin aydınlanmacı, çağdaş, düşünen, soran sorgulayan, eleştiren, beyni ile yaşayan yurttaşlar yetiştirmesini ve onların çoğalmasını istemiyorlar. Çünkü onların varlığında iktidarlarını koruyamayacaklarının bilincindedirler.
Dönemin CHP milletvekili ve aynı zamanda güçlü bir toprak ağası olan Kinyas Kartal, Milli Şef CHP Genel Başkanı İsmet İnönü’ye gelip “Paşam bu okulları kapat. Yoksa doğudan oy alamazsın,” demiştir. İnönü, Köy Enstitülerini destekliyordu ama çok partili düzende köy ağalarına karşı durmak kolay değildi. Kinyas Kartal yıllar sonra TBMM kürsüsünde açıklar:
Kendimi bildim bileli, 1944’ten beri ülkemizde hep eğitim sorunlarıyla uğraşılmakta ama bir türlü çözüme ulaşılamamaktadır. Bu nedenle, Türkiye nin eğitim sorunu siyasetten arındırılarak ve ciddi olarak yeniden tanımlanmalı, sonuç alıcı yöntemler uygulanmalıdır.
Köy Enstitülerinin kurulmasına da ışık tutan Atatürkçülük, Atatürk’ün, ülkemize ve milletimize kazandırdığı temel değerlerin korunup geliştirilmesidir. Atatürk 1925 yılı 30 Ağustos’unda Kastamonu’daki konuşmasında; “Efendiler, yaptığımız ve yapmakta olduğumuz devrimlerin amacı, Türkiye Cumhuriyeti halkını tümden çağdaş bütün anlam ve biçimi ile uygar bir toplum durumuna ulaştırmaktır” demiş.
“İnsanoğlunun kazanacağı en büyük zafer, korkuyu yenmesiyle elde edilecek zaferdir” der, Enstitülerin kurucusu İsmail Hakkı Tonguç da “Canlandırılacak Köy” adlı yapıtında. Köy Enstitülerinde yetişen köy öğretmenlerinin toplam köy öğretmenlerine oranı: 1939 1946 1950
Toplam köy öğretmeni sayısı 6847 11533 18426
Köy Enstitüsü kökenli köy öğretmeni 0 5225 13182
Türkiye nin değişik yerlerinde sürgün olarak öğretmenlik de yapan Tonguç 1954 te kendi isteğiyle emekli oldu. 1956 da Avrupa yı gezdi ve İsviçre deki Pestalozzi Çocuklar Köyü nü inceledi. 1958 de hastalanan İsmail Hakkı Tonguç, 11 Haziran1960 ta çoktan kapatılan Hasanoğlan Köy Enstitüsü ne yıllar sonra ilk kez gitti. 24 Haziran1960 ta da yaşama gözlerini yumdu. Arkasından hakkında birçok kitap yazıldı ve adını taşıyan okullar açıldı. Bizim söyleyeceğimizi, İsviçreli eğitbilimci Pestalozzi önceden söylemiş:
“Dünyada pek çok değerli insan vardır, ama onlardan yararlanmasını bilen azdır.”
Mustafa Kemal (Köy Enstitülerindeki temel ideoloji gibi) en mükemmel bir “milli demokratik devrim” öncüsü ve uygulayıcısıdır. Dahası, kimi sosyal demokratların durumunu da göz önüne alarak, “İdare-i maslahatçılarla esaslı devrimler yapılamaz!” demiştir.
Gerçek şu ki, eğer Türkiye’de toprak ağalığı olmasaydı ya da toprak reformu yapılmış olsaydı, Türkiye’de ne Köy Enstitüleri kapatılabilirdi ne de (geçen Eylül’de) sözde ‘Kürt / Demokrasi Açılımı’ diye bir geyik muhabbeti insanlarımızı sersem ederdi.
Sabah olsa da kalksak, eğitim ve öğretim yöntemimizi yeniden akıllıca düzenlesek!..
Mehmet Ali Sulutaş, Öğrenciliği hiç bitmeyen bir eğitimci, Türkçeye duyarlı bir yurttaş
Korkuları yenerek, zorbalardan, zorbalıklardan kurtularak günümüze kadar ulaşabilen bir çelebi.
|