Toplumun önemli bir yarası haline gelen “çek mağdurları” ile ilgili yasa geçtiğimiz hafta resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe girdi. Bu yasanın gündeme gelmesi, meclise sunulması ve kabul edilerek yasalaşması pek de kolay olmadı. “Çek mağdurları” önce seslerini kimseye duyuramadılar. Onları dinleyen herkes “vah vah, kötü olmuş” demekten öte bir şey yapmamış, haklı talepleri bile dinlemekten kaçınmışlardı.
Resmi makamların 2000 civarında şeklinde açıklama yaptığı, ancak söz konusu rakamın açıklanan rakamdan çok daha fazla olduğu, cezaevinde yatanların sayısının bile 17000 civarında olduğu, hatta bu rakamın 50.000 lere ulaştığı ifade edilmektedir. Ancak “çek mağdurları” dernekleşerek, internette blog ve site açarak, sivil toplum kuruluşları ile görüşerek, milletvekillerini gece gündüz rahatsız ederek belli bir noktaya gelebildiler.
Yasa yürürlüğe girdiği haliyle “çek mağdurları”ndan ve yakınlarından hiç kimse memnun etmemiş, aksine karşılıksız çek yasasının anayasaya aykırı olduğunu iddia edenler bile bulunmaktadır. Ama karşılıksız çek yasanının tüm kadüklüğüne, anayasaya ve hukuka aykırılıklarına rağmen, mahkemelerin ve hakimlerin işi ağırdan almaları, vurdum duymaz davranmaları nedeniyle cezaevlerindeki çaresiz bekleyiş sürüp gitmekte, kaçaklar köşe bucak saklanmaya devam etmekte, “çek mağdurları” yakınlarının serzenişleri, yakınmaları perde perde yükselmeye devam etmektedir.
Bir tutuklu yakınıyla görüştüm. Kardeşi iki haftadan beri cezaevinde tutukluymuş. Daha önceleri de sekiz dokuz ay “çek yasası” için köşe bucak kaçıp durmuş. Yasanın son oylamalarının yapıldığı gün tutuklanmış ve apar topar cezaevine konmuş. Bir hafta sonra yasa yürürlüğe girince cezaevi savcılığına dilekçe vermiş, taahhütname dolmuş, ama hala bir sonuç alınamamış. Tutuklunun yakınları, cezaevi yönetiminden, cezaevi savcısından, mahkumiyet kararını veren mahkemeden, hatta adalet bakanından sağlıklı bir bilgi alamamışlar.
Adliye binalarında, mahkeme salonlarında koca koca harflerle “adalet mülkün temelidir” ifadesini görüyor ve rahatlıyoruz. Çünkü adalet en geniş anlamıyla mülk’ün, yani devletin tanımlanmasıdır. Adaletin olmadığı yerde devletten, kurulu düzenden, insan hak ve özgürlüklerinden, demokrasiden söz etmek mümkün değildir.
Eğer beklenen, özlenen adalet gerçekleşmez veya gecikirse, “adalet” adalet olmaktan çıkar zulüm olur, işkence olur. Daha geniş anlamda devlet dediğimiz şey yara almış, zedelenmiş olur. Adaletin olmadığı yerde eşkıya kanunları, mafya ve çete kanunları hakim olur. Bu ise işin en kötü tarafıdır.
Elbette, devletin, hakimi, savcısı, kolluk kuvvetleri varken, devletin yerine, hakim ve savcının yerine, asker veya polisin yerine kimse, kendini koyamaz, koymamalıdır da. Ancak vatandaşın hak ve adalet talebinin üstünde hiçbir şey düşünülemez. O bakımdan devletin adaleti sağlamakla görevli organlarının, vatandaşa adam gibi davranma sorumlulukları da var.
Devletin savcısına telefon açıyorsunuz, size olmadık hakaretler ediyor, mahkemeye gidiyorsunuz, adam yerine konmuyorsunuz, polise gidiyorsunuz sizi bir şüpheli gözü ile görüyor, sizden “bir şahıs” diye söz ediyor, bakana telefon açıyorsunuz bir türlü ulaşamıyor, derdinizi anlatamıyorsunuz, başbakana derdinizi açacaksınız korumaları sizi yaka paça alıp götürüyorsa nerede kaldı bu adalet diye sormaz mısınız? Unutmayalım ki tarih, nice adaletsizliklerden, geciken adaletten dolayı yok olmuş, toplumlar, devletler ve imparatorluklarla doludur. Osmanlı’da padişahlar, “çok yaşa padişahım” diye bağrınıp yıtınanlara karşı, “fazla gururlanma sultanım, senden büyük Allah var” diyecek adamlar tutarmış.
Birileri bu makam ve mülk sahiplerine hatırlatmalı, “adalet” pazarda alıp satılan bir şey değildir. Yoksa sonumuz kötü olacak.