Geçtiğimiz haftalarda ortaya çıkan yüksek hararetli tartışmaların yavaş yavaş durulmaya başladığı bir sırada yeni tartışma konularıyla ortalığın toza dumana katıldığına şahit oluyoruz. Daha önceki bir yazımızda ifade etmiştik.
2010-03-06 - 15:28
AnamurHaber.Com yazarı Hüseyin Şinasi'nin yazısı:
Çok mal haramsız, çok laf yalansız olmazmış
Geçtiğimiz haftalarda ortaya çıkan yüksek hararetli tartışmaların yavaş yavaş durulmaya başladığı bir sırada yeni tartışma konularıyla ortalığın toza dumana katıldığına şahit oluyoruz. Daha önceki bir yazımızda ifade etmiştik. Devletin gücünü temsil eden, yasama, yürütme ve yargı arasında meydana gelecek her tartışma, her anlaşmazlık toplumun da gerilmesine, çatışmasına neden olmaktadır. Gelinen noktada kurumlar arasındaki çatışma ve tartışmaların kimseye yararı olmamıştır. Dün yasama ve yürütme organlarının yeteri kadar güçlü olmamasından kaynaklanan sorunlar, bugün de yasama ve yürütmenin yargı üstündeki “etki” ve “vesayet”i gibi tartışmalarla yeni bir şekil ve nitelik olarak karşımıza çıkmaktadır.
Gelinen noktada yasama ve yürütme organının “güç bende”, “ben milli iradeyim”, “devlet benim”, “ben her isteğimiz yaparım” anlayışının sakatlığının yanı sıra, yargı organının da yasama ve yürütmenin tekerine nasıl taş koyarım gibi bir anlayışa sahip olması da kabul edilebilecek bir şey değildir. İktidarsa iktidar bizim iktidarımızdır, meclis ise bizim meclisimizdir, yargı ise yine bizim yargımız, mahkememizdir. Ancak gelinen noktada iktidar partisi elindeki umulmadık güç ve milletvekili sayısı ile, hükümet “ben yaptım oldu” anlayışı ile, muhalefet olur olmaz her şeye “olmaz” demesiyle, yargı adamına göre “karar” saplantısı ile çıkmaz bir sokağa girilmiştir.
Yasama, yürütme ve yargı organlarının yanı sıra dördüncü kuvvet olarak da görülen medya organlarının durumu da çok acıklıdır. Acınacak haldeki medya organlarının, olaylara bakışı, yorumlama ve haber verme şekli de sakattır. Bu durum belki de medya kuruluşlarının maddi olarak bağımsız olmamaları, bir sermaye grubuna bağlı olmalarından kaynaklanabilir. Çoğu medya organının zarar ettiği, başka kanallardan herhangi bir destek olmaksızın hayatını devam ettiremeyeceği ortadadır. Bu şartlar altında gazetelerin, televizyonların el değiştirmesi normal karşılanabildiği gibi, basın yayın organlarının da “sahibinin sesi” olması kaçınılmaz hale geliyor. Dün başka yazanların, başka konuşanların bugün başka başka şeyler anlatması olağan hale geliyor. Bunun adına da her nedense “basın özgürlüğü” veya “haber özgürlüğü” denilmektedir.
Gazetecinin haber verme, yazarın yorum yapma özgürlüğünün ne hale geldiği herkesin malumudur. Dün yazarın önündeki en büyük engel, parasal sorunlar ve medya patronları iken, bugün buna hükümetin, özellikle Başbakan Erdoğan’ın basına ve köşe yazarlarına karşı tutumu ve temenniden öte eleştiriye varan, hatta tehdit kokan açıklamaları ile bir başka boyuta taşınmıştır. Artık bütün bu olup bitenlerden sonra ülkede gerçek anlamda bir basın özgürlüğünden söz etmek tartışılır hale gelmiştir.
Bundan önceki bir yazımızda ifade etmiştik. Ülke yönetiminde söz sahibi olanlar nasıl kendilerini öven, küçük başarılarını bile çok büyük şeylermiş gibi gösteren yağcılara katlanabiliyorsa, kendini eleştirenlere de katlanması çağdaş demokrasilerin bir kuralıdır. Siz bir taraftan demokrasiden, demokrat olmaktan, milli iradeden söz edeceksiniz, öbür taraftan da sizi eleştirenlere katlanamayacak, onlara cezaların en büyüğünü uygun bulacaksınız. Bu olmaz işte. Sizce de bu işte bir terslik yok mudur?
Sayın Başbakan ve yakın çevresinin, “cemaat kültürü”nden, biraz da “meşveret anlayışı”ndan gelmelerinin bir sonucu olarak bu şekilde davranmalarını çok görmemek lazım. Meşhur bir atasözümüz var: “Çok mal haramsız, çok laf yalansız olmaz”mış. Başbakanın televizyon ekranlarına yansıyan aylık, haftalık, hatta günlük konuşmaları dikkatle takip edilip incelenirse anlam ve ifade olarak çelişik ifadelere çok sık rastlarsınız. Bu herhalde Başbakanın kendini camilerde vaaz veren vaizler gibi görmesinin bir sonucu olsa gerek. Hatırlayın, camilerde vaiz çıkar, aklına ne geldiyse konuşur, konuşur durur, en sonunda da “el fatiha” ile işi bitirir. Vaizin anlattıkları doğru mudur, yanlış mıdır, kimse onu tartışmaz, Cemaate düşen sessizce bir fatiha okumak ve “amin” demektir.
|