SAHTEKÂRLAR
“Yolun tam ortasında endişeli, ivecenli, yamalak bir kalabalık. Daha yeni oluşuyor, besbelli. Dalga dalga sağdan soldan gelenler; kendilerine bu kalabalık arasında uygun bir yer bulmak için itişip kakışıyorlar. Ben de bir iki omuz eylemiyle kendime en önden bir yer bulabiliyorum. Tabii kadir gecesinde doğmamın da bu yer kapma olayındaki payını unutmamalıyım. Eh biraz da şans tabii ki… Oh ne güzel; canlı canlı kavga izlemek…
Ayıplamayın lütfen. Siz boks maçlarına giderken biz bir şey diyor muyuz? Paramız yok ki boks maçlarına gidelim. Tiyatro mu? Yahu tiyatrodakiler de yalancıktan kavga ediyor be birader. Bunlarda hile hurda olmaz. Tek fark; oralarda izleyicilerin oturacağı yerler belli. Bizde kim nereyi kaparsa… İşte en önden izleme olanağım doğdu. Tabii önüme saygısızın biri geçip durmazsa…
Bu devirde saygı mı kaldı, etik mi kaldı, ahlak mı? Sırasına razı olan kim var Allah aşkına? At yarışı oynayacaksın, kuyrukta beklersin arkadan gelir, “Hemşerim işim acele” deyip önüne geçer. Oysa ne işi; gidip iddia oynayacak. Sanki bilmiyoruz, aklı sıra bizi kandırıyor. En sinirime dokunan da şu devreden haftalardaki sayısal loto kuyruklarında çıkan izdihamlar. Ne var adam gibi sıranı beklesene. Sanki ikramiyeyi, kuponunu kim önce yatırırsa o kazanacakmış gibi. Hiç mi görgü olmaz insanda. Kim kimin önüne geçerse… Bu ülkede insanlar şöyle rahatça bir sayısal loto ya da şans topu veya süper loto oynayamayacaklar mı?
Hele şu bedava dağıtılan makarna kuyrukları yok mu? İllallah etmişimdir her zaman. Orada kuyruk muyruk kimin umurunda; alt alta üst üste... Adam makarnayı öyle bir kapar ki sanırsın milli takımın kalecisi. Çubuk makarnayı kapmış, onunla yetinse; bir de borulusu olsun ister. Aç gözlülükten başka bir şey değil. Karınları değil gözleri aç bunların.
En iyisi tatil köyleri... Bu köylerin muhtarı da yok azası da imecesi de… Adamlar beyefendi. Açık büfe; yeme içme sınırsız, ne yersen ye. Hiç kavga çıkıyor mu? Bir de bizim köye bak. Yok efendim, senin keçiler bizim buğdayı talan etmiş, yok efendim ramazanda imamı davet etme sırası sende, yok efendim ormancı baltamı aldı vermedi. Tatil köyü öyle mi? Açık büfe diyordum ya; yeme içme sınırsız. Adam istese hepsini yer. Biz olsak yiyebildiğimiz kadar yer, biraz da eve götürürüz.
Yahu bir kere bizde kuyruk kültürü daha yerleşmemiş. Maç kuyruklarında, hastane kuyruklarında sıra mıra dinliyor muyuz? Bir tek mahpus görüş günlerinde kuyrukta böyle haksızlık yapmayız. Niye? Çünkü orada jandarma dipçiği var. Bu ülkede şöyle beş milyonu sallandıracaksın o zaman düzeliriz. Biliyorum, şimdi şu kavgayı doya doya seyrettirmezler, önüme geçerler. Neyse bizim de elimiz armut toplamıyor ya.
Daha ilk sözler söylenmemiş... Canlı canlı bizlere bir şeyler izleme olanağı yaratanlara şimdiden teşekkürlerimizi sunuyoruz. Tam ortamıza aldığımız iki kişi atışacak, dur bakalım neler olacak. Cep telefonları hazır… Benimki yok. Var da kamerası yok. Teknolojiden geri kalmak ne acı. Millet Mars’a gidiyor biz daha kavgamızı kayda alamıyoruz. Bunun gibi nice olanaklar karşıma çıktıydı. Sadece izlemeyle kalmıştım umarsızca. Geçen gün birini linç ettilerdi. “Haydin Allah’ını seven vursun,” dediler. Tövbe tövbe… Kurban olduğum Allah nasıl sevilmez? Herkes adamın üzerine çullandı. Birlikten kuvvet doğar. Adam bir saat içerisinde öldü. Geçenlerde de bir adam, herkesin önünde bir kadını bıçakladı. Hiç birimiz kılımızı kıpırdatmadık. Ben, ne kameraya alabildim ne de fotoğrafını çekebildim. Dediğim gibi sadece izlemeyle kaldım.
Neyse biz önümüzdeki kavgaya bakalım. Şimdi İlk sözü gözlüklü aldı. İşte tam önümde duruyor. Konuşmadan önce gözlüğünü çıkarıyor, inanamıyorum, capcanlı. Neyse dur bakalım. Sessiz olun arkadaşlar. Bakalım, adamları dinleyelim. Yahu başçavuşun beygiri mi osuruyor? Allah aşkına şunları bir dinleyelim bakalım ne diyecekler. Kalabalık psikolojisi işte… Sessizliği sağlamak zor…
“Gözün kör mü lan? Önüne baksana! Böyle gidilir mi? Ehliyeti süpermarketten mi aldın? Sana ehliyet verenden başlarım ha!”
Adam sözü gediğine oturtuverdi. Güzel bir başlangıç… Ben şahsen çok beğendim. Birkaç tümcede adamı mat etti. Bu bilgi birikimini nereden alıyorlar bilemiyorum ki?
Diğeri elindeki gazeteyi bize doğru fırlatarak yanıt verdi.
“Çok konuşma be! Ehliyeti nereden alacağımı sana mı soracaktım! Şuna bak! Hem suçlu hem güçlü!
Bak bak adama bak. Nasıl makul yanıt verdi. Gazeteyi fırlatması galiba stratejik bir düşüncenin ortaya çıkmasıydı. Psikolojik baskı uyguluyordu. Allah Allah ne akıl be. Gazeteyi yerden aldım. At yarışı için tiyolar yazılıydı. “Bırak lan onu!” demesiyle gazeteyi aldığım yere geri koydum.
Şimdi sıra, elindeki gözlüğüyle bekleyen adamındı.
“Bak, gelirsem yanına suçluyu güçlüyü gösteririm sana! Seni doğduğuna pişman ederim!”
Karşısındaki doğduğuna çok seviniyor olmalıydı ki bu sevinci yok etmek gerekiyordu. Bu da kavgaların en önemli vizyonuydu galiba. Ama bir türlü yanına varmadı ki doğduğuna pişman ettirsin. Aldatılmış mıydık? Bu konuşmaların sonunun eyleme dönüşmesini nasıl da salakça bekledik. Nasıl bizi sıkıntılara soktular. Adamların umurunda mı millet cep telefonlarını, fotoğraf makinelerini hazırlamış bu sıcakta güneşin altında yanmış. Şerefsizler bağırıp çağırıyor ama işi eyleme götürmüyorlardı. Millet sahtekâr olmuş. “Haydin dağılalım bunların bir şeyler yapacağı yok” derken kavgacılar -ikisi birden- bağırdı.
“Durun gitmeyin! Bizleri yeniden dinleyin!”
Bir umutla topluluk eski halini aldı. Boşluğuma gelmişti galiba; ben biraz arka sıralarda kalmıştım. Enayi miyim? Aralardan dalıp öne geçmeyi başardım. Hakkımı kimseye yedirmem. Konuşmacılardan gözlüklüsü topluluğa dönerek;
“Arkadaşlar kavgamıza az sonra devam edeceğiz” demesin mi…
Bizi aldı bir merak. Diğeri söze devam etti;
“Arkadaşlar on al; dokuz öde. Pescafe lezzet dolu. Üstelik üçü bir arada, yan yana. Ağzınızın tadına tat katar.”
Ardı ardına devam ettiler.
“Ayşe kepek sorununu halletti.”
“Nasıl?”
“Şampuana ayrı, kreme ayrı zaman ayırmadı. İkisi bir arada... Zamanı önemli. Şimdi saçları ipek gibi. Kelaynak Şampuanları saçınıza saç katar.
İçimden söylendim.
“Ama bizim Fatma’nın kepek sorunu hala devam ediyor.”
“Reklâmları dinlediniz.”
Kalabalıkta mırıldanmalar küfürler…
Adamlar yeniden kavga pozisyonu aldılar.
“Şimdi devam ediyoruz”, demeleriyle yeniden umutlar alevlendi.
“Geçmiş olsun beyefendi. Bir şeyiniz yok ya?”
O da ne? Bu nasıl söz? Biz kendimizi kavga izleme moduna ayarlamışız, onlar ne söylüyor!
“Teşekkür ederim. Size de geçmiş olsun. Benim bir şeyim yok. Ya sizde?”
“ Bende de yok.”
“Trafik çağıralım. Sigortalarımız halleder. Benim sigortam en iyi sigortadır; Boşuna Kaygılanma Sigorta.”
“Benimki de Boşuna Kaygılanma Sigorta; malınıza mal katar.”
Adamlar reklâmların dışında da reklâm yapıyor.
“Biz yine de hastaneye gidelim. En iyi hastane Allah Eksikliğini Vermesin Hastanesi ”
Evet evet Allah Eksikliğini Vermesin Hastaneleri; canınıza can katar.”
Neye uğradığımızı şaşırdık. Şerefsizler kavga etmediler. Boşu boşuna bize reklâm izlettiler. Hele belliydi. Aslında ben anlamıştım, söyleyecektim. Elinde gazeteyle nasıl direksiyondan indin? Kaza yaptığında gazete mi okuyordun behey namussuz.
Eve giderken aklıma gelmişti. Bir Pescafe alıp evde şöyle bir keyf yapayım, dedim. Bir de şu kepek sorunum vardı. Oldu olacak bir de Kelaynak Şampuanını kullanayım bari. Zamanım çok kıymetlidir benim. Şampuana ayrı, kreme ayrı zaman ayıracak kadar kıymetsiz değildir benim zamanım.
Kaldırımda işyerine giderken aldatılmanın kızgınlığı bedenimi sarmışken bir motorlu, hız denemesi yapıyormuş. Hatta hem hız denemesi hem de bir adama vurunca bakalım ne oluyor denemesi... Etrafımı saran kalabalığın elindeki cep telefonları beni çekerken seslendim;
“Çabuk beni Allah Eksikliğini Vermesin Hastanesine yetiştirin. Orası cana can katıyormuş.” ”
Bu güzel öykü; Eskişehir Sanat Derneğinin öykü yarışmasında yer alan ve 147 eser arasından Mersin’e 2. ödülü kazandıran Mehmet Ali Elçin Hocamızın kendisine teşekkür ediyorum. Başarılarının devamını diliyorum.
İmdi…! Hocam vallahi insanlar sahtekar olmuş, bizimkilerde kavga edecekmiş gibi yapıyorlar dikkatleri topluyorlar taraftarlarına kazık atıyorlar. Olan bize oluyor. Allah Eksikliğini vermesin hastanesine zor atıyoruz kendimizi…
|