KKTC Kuruluş Deklarasyonu’nda öngörülen “gerçek federasyon” Talat’ın kabul ettiği birleşik Kıbrıs federasyonu değildir (1)
Dünkü yazımda, Mehmetali Talat’ın KKTC’nin 25. Yıldönümü kutlamalarında yaptığı konuşmaya yanıt vermiş ve bağımsız-egemen KKTC devletini tasfiyeyi öngören siyasetlerini, kuruluş bildirgesine sığınarak haklı göstermeye çalıştıklarını belirtmiştim…
Yazımda, bunun çok saçma ve cahilce olduğunu belirterek, kuruluş bildirgesinde federasyona açık olunmasının, KKTC’yi tasfiye etme anlamına gelmediğini, bildirgenin, birisi KKTC olacak şekilde, iki eşit-egemen devlet arasında bir federasyon öngördüğünü, esasen KKTC’nin de buna zemin olmak amacıyla ilan edildiğini, tarihe karşı şaka olsun diye veya geçici bir ara aşama olarak ilan edilmediğini ortaya koymuştum…
KKTC ilan edildiği günlerde, TC Dışişleri Bakanlığı’nda Kıbrıs işlerinden sorumlu diplomat olan, bağımsızlık ilanına önemli katkıları bulunan emekli Büyükelçi ve Kıbrıs işlerinden de sorumlu eski müsteşar yardımcısı Tugay Uluçevik, konu ile ilgili olarak gönderdiği yorumunda, tam da bu hususa işaret ederek, bağımsızlık bildirgesinde GERÇEK FEDERASYON’dan söz edildiğini, oysa gerek Annan Planı’nın, gerekse Talat’ın Hristofyas’la 23 Mayıs ve 1 Temmuz’da üzerinde anlaştığı birleşik federal Kıbrıs çerçevesinin bildirgede sözü edilen GERÇEK FEDERASYONLA uzaktan yakından ilgisi olmadığını net bir şekilde ortaya koymuştur…
TUGAY ULUÇEVİK’İN YORUMU
Değerli diplomat Tugay Uluçevik, söz konusu yorumunun ilgili bölümünde şöyle diyor:
“ KKTC’nin bağımsız ve egemen bir Devlet olarak ilân edilmesi, Kıbrıs Rum Tarafı’nın eşit düzeydeki görüşmeler yoluyla Kıbrıs sorununa âdil ve kalıcı bir çözüm bulunması gayretlerini boşa çıkaran; kendileri uluslararası toplum tarafından devlet muamelesi gördüğü için Kıbrıslı Türkleri çözümsüzlüğün sonuçlarına mahkûm etme amacı güden tutumuna karşı Kıbrıs Türk Halkı’nın gösterdiği haklı, bilinçli ve ölçülü bir tepkinin sonucu olmuştur.
Kıbrıs Türk Halkı bu tepkiyi gösterirken, Rumlar tarafından sürekli olarak inkâr edilen eşit statüsünü belirgin hale getirme ve var olduğu iddia edilen “Kıbrıs Cumhuriyeti Devleti’nin” karşısına Kıbrıs sorununa çözüm arama sürecinde egemen Devlet statüsüne sahip eşit ve tam yetkili bir muhatap olarak çıkma ihtiyacıyla hareket etmiştir.
Kıbrıs Türk Halkı adına açıklanan bağımsızlık iradesi, Kıbrıs sorununa adil ve kalıcı bir çözüm bulunmasını amaçlayan çalışmaları sona erdirmeyi değil, Ada’daki gerçekler temelinde çözüm arayışını kolaylaştırmayı ve hatta böyle bir arayışa girişmeye Rum Tarafı’nı barışçı yoldan zorlamayı amaçlamıştır. Nitekim, Kıbrıs Türk Halkı’nın Bağımsızlık Bildirgesinin 22. paragrafında şu barışçı ifadeye yer verilmiştir:
“Bu tarihî günde bir defa daha, Kıbrıs Rum halkına barış ve dostluk elimizi uzatıyoruz.
Aynı Ada’da yanyana yaşamağa mecbur bulunan iki halkın, aralarındaki bütün sorunları eşit düzeyde müzakerelerle, barışçı, adil ve kalıcı bir çözüme ulaştırmalarının mümkün ve zorunlu olduğuna inanıyoruz
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ilânı, iki eşit halkın ve onların kurdukları yönetimlerin, gerçek bir federasyon çatısı altında yeniden bir ortaklık kurmalarını engellemez; tam aksine bir federasyonun kurulabilmesi için gerekli ön şartları tamamlayarak bu yoldaki samimi çabaları kolaylaştırabilir. Bu yolda her yapıcı çabayı göstermeğe kararlı olan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti başka hiç bir devletle birleşmeyecektir.”
Bağımsızlık Demeci’nde seçilerek kullanıldığı kuşkusuz olan “GERÇEK FEDERASYON” (genuine federation) kavramı üzerinde durmak lâzımdır. Kısaca şunu belirtmekle yetinelim ki, “GERÇEK FEDERASYON”, ne ANNAN Plânı’nda Kıbrıs için öngörülmüş anayasa düzenidir, ne de halen Talât – Hristofyas arasındaki müzakere sürecinde BM kararlarında tarif edilen “eşitlik” kavramı esas alınarak sözde Kıbrıs Cumhuriyeti’nin anayasasının tadili suretiyle ortaya çıkarılması hedeflenen federal yapıdır. “GERÇEK FEDERASYON”, Kıbrıs’taki iki Devlet’in, müzakere sürecine eşit statüde katıldıkları, kurulmasına egemen iradeleriyle karar verdikleri ve içinde “eşit egemen” federe devletler olarak var oldukları; egemen yetkilerinin, üzerinde mutabık kaldıkları bir bölümünü, federal Hükûmete devrettikleri bir ortak yapıdır. Oysa, Ada’da cereyan etmekte olan müzakere sürecinde, Tarafların üzerinde mutabık kaldıkları çerçeve bu anlamda ve muhtevada bir federal yapının ortaya çıkmasına müsait değildir.
Talât – Hristofyas görüşmelerinde çözüme ulaşılması halinde, “Kıbrıs Cumhuriyeti”, anayasa tadili suretiyle iki toplumun yönetimlerinden oluşan bir federal yapı şeklinde yoluna devam ederken, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin varlığı sona ermiş olacaktır.
Müzakerelerde ortaya çıkan çerçeve belgelerin İngilizce orijinal metinlerinde “oluşturucu eyalet” anlamına gelen “constituent state” kavramının, Türkçeye “Kurucu Devlet” şeklinde çevrilerek kamuoyuna takdim edilmesi, işaret ettiğimiz bu gerçeği değiştirmemektedir.
1974’den sonra Kıbrıs’ta federal bir çözüme örnek gösterilmiş olan Yugoslavya gibi federasyonlar ortadan kalkmıştır. Karadağ Sırbistan’dan kopmuştur. Çeklerle Slovaklar dostane biçimde ayrılarak AB’ne tam üye olmuşlardır. Belçika’da Valonlarla Flâmanlar arasında ayrılma eğiliminin giderek belirginleştiği konuşulmaktadır. Kosova’dan sonra, Güney Osetya ve Abhazya da bağımsız Devlet olmaya ehil görülmüşlerdir. Uluslararası plânda göze çarpan bu tabloya rağmen, Kıbrıs’ta 1974’den hemen sonraki yılların kendine özgü şartları içinde geçerli olabilecek “iki kesimli ve iki toplumlu bir anayasa düzeninin 1960 “Kıbrıs Cumhuriyeti” temel alınarak kurulması hedefine yönelik bir çözüm süreci yaşanmaktadır.
Kıbrıs Rum Halkı, böyle bir çözümü dahi kabul edemeyeceğini 24 Nisan 2004 Referandumunda çarpıcı biçimde ortaya koymuştur. ANNAN Plânı’na dayalı bir çözüme “EVET” demenin Kıbrıs Türk Halkı’na siyasî ve ekonomik ve statü açısından elle tutulur hiçbir getirisi olmamıştır.
Bu gerçeğe rağmen, Kıbrıs Türk Tarafı çözüm için sahte bir “fırsat penceresi” düşüncesiyle ANNAN Plânı’ndaki çözüm çerçevesinin de gerisinde kalan bir çerçevede müzakerelerin başlamasına rıza göstermiştir…”
Yarınki yazımda, Tugay Uluçevik’in, Türk milli çıkarları ve KKTC Kuruluş Bildirgesi-KKTC Anayasası, Cumhurbaşkanlığı yeminleri açısından çok ters ve olumsuz bir zeminde devam eden Talat-Hristofyas görüşmeleri ile ilgili değerlendirmesini de aktaracağım…Böylece, KKTC’ye hiçbir zaman inanmayan, KKTC’nin bağımsız ve egemen bir devlet olarak sonsuza dek yaşamasına karşı olan Talat-CTP’nin bizi nasıl bir felakete doğru sürüklediğini bir kez daha gözler önüne sereceğim…
KKTC Kuruluş Deklarasyonu’nunda öngörülen “gerçek federasyon” Talat’ın kabul ettiği birleşik Kıbrıs federasyonu değildir (2)
Sabahattin İsmail
Yeni Volkan Gazetesi Başyazarı
Emekli Büyükelçi ve Kıbrıs işlerinden de sorumlu eski müsteşar yardımcısı Tugay Uluçevik, dün aktardığım değerlendirmesinde, Talat’ın Hristofyas’la anlaştığı birleşik federal Kıbrıs’ın, bağımsızlık bildirgesinde özellikle vurgulanan GERÇEK FEDERASYON’la bir ilgisi olmadığını, dolayısı ile Talat ve CTP’nin bağımsızlık bildirgesi ve kuruluş deklarasyonuna dayanarak, KKTC devleti tasfiye edemeyeceklerini, egemen devleti, birleşik Kıbrıs’ın egemenliği olmayan bir eyaletine dönüştürme eylemlerini meşru gösteremeyeceklerini ortaya koymuştum…Bugün de devam eden görüşme süreci ile ilgili eleştirilerini aktarmak istiyorum:
KKTC BİR ÇÖZÜMÜN ESASI OLMALIDIR
Emekli Büyükelçi Uluçevik şöyle diyor:
“ Uluslararası toplum, en son örneği, Sayın Talât’ın “Kıbrıs Türk Toplumu Lideri” sıfatıyla hitap ettiği AKPM’nin 1 Ekim’de kabul ettiği 1628 (2008) sayılı kararında görüldüğü gibi, hâlâ “Kıbrıs Türk Toplumundan Kıbrıs’ın yeniden birleştirilmesi hedefine bağlılığını göstermesini ve kuzeyde ayrı bir Devlet’in varlığı iddiasında bulunmamasını” istemektedir. Türkiye’den “Ada’daki askerî mevcudiyetini azaltmasını, Kıbrıs Cumhuriyeti ile iyi komşuluk ilişkileri kurmasını ve deniz ve hava limanlarını Kıbrıs Cumhuriyeti bayraklı uçak ve gemilere açmasını” müzakerelere katkı yapacak jestler olarak beklemektedir.
Talât – Hristofyas görüşmelerinde hedef alınan çözüm şekli, Cumhurbaşkanı Sayın Gül’ün “Kıbrıs ta siyasi açıdan birbirine eşit iki halk, iki demokrasi ve iki devlet mevcuttur. Kıbrıs ta barış ve huzurun teminatı, Ada daki mevcut gerçeklere dayanacak bir çözümdür” şeklindeki sözlerinin çizdiği çerçevenin uzağında kalmaktadır.
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Sayın Başbuğ’un “…Kıbrıs sorununa kapsamlı, adil ve kalıcı bir çözüm bulunması isteniyorsa herkes tarafından; ilk önce Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin 1959/60 anlaşmalarına dayalı ‘1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’ olmadığının, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin bir gerçek olduğunun, eşit ve egemen şekilde Kıbrıs Türk Halkının ve Garantör Devlet olarak Türkiye’nin kabul edebileceği bir çözüm ortaya konulmadan, sorunun çözülemeyeceğinin kabul edilmesi gerekir” şeklinde dile getirdiği görüşler de, Garantör Devlet olarak Kıbrıs konusunda rol ve sorumluluk sahibi bulunan Türkiye’de en üst ve yetkili makam ve kurumlarca açıklanan görüşlerle Kıbrıs’taki müzakere sürecinde güdülen hedefler arasında özlü farklılıklar bulunduğunu ortaya koymaktadır.
Kıbrıs sorununun Ada’daki gerçekler temelinde çözümüne katkıda bulunabilecek en önemli unsur KKTC’nin varlığıdır. Önce KTFD, daha sonra da KKTC, çözüme ihtiyaç duymayan Kıbrıs Rum Tarafı’nı müzakere masasına getiren en büyük etken olmuştur. Rum Tarafı’nın 24 Nisan 2004’de Papadopulos’un liderliğinde ve AKEL’in desteğiyle ANNAN Plânı’nı reddetmesi üzerine, çözümsüzlük siyasetinin sürdürülmesi halinde KKTC’nin zamanla uluslararası plânda tanınmaya mahzar olabileceği endişesinin AKEL’i pozisyon değiştirmeğe ve Hristofyas’ı da “barış” ve “çözüm” edebiyatı yapmağa sevkettiği ve Hristofyas’ı Papadopulos’un yerine iktidara getirdiği bir gerçektir.
Bununla beraber, CTP iktidarının KKTC’ne sahip çıkmadığı izlenimini veren; “Kıbrıs Cumhuriyeti’ne yamanarak” AB’ne katılmanın Kıbrıs Türk Halkı’nın yararına olduğunu savunan tutum ve davranışlarının, Hristofyas’ta 2004’e nazaran daha fazla lehlerine olan bir çözüm elde edebilecekleri inancını kuvvetlendirdiği tahmin edilebilir.
Hristofyas’ın 30 Eylül 2008 tarihinde AKPM’de “Kıbrıs Cumhuriyeti” Cumhurbaşkanı sıfatıyla konuşmasından sonra KKTC Cumhurbaşkanı Talât 1 Ekim 2008 tarihinde AKPM’ne “Kıbrıs Türk Toplumu Lideri” sıfatıyla hitap etmiştir.
Talât’ın “Kıbrıs Türk Toplumu Lideri” olarak AKPM’de konuşması KKTC’de ve Türkiye’de bazı yazarlar tarafından tarihî bir olay olarak değerlendirilmiştir. Görüşümüze göre de olay gerçekten “tarihîdir”. Çünkü, Sayın Talât yaptığı konuşmada Cumhurbaşkanı olduğu KKTC’nin ismini bir kere olsun zikretmemiştir.
Kendisini “Kıbrıs Türk Toplumunun Lideri” olarak takdim eden AKPM Başkanı’nın tutumu uluslararası toplumun KKTC’ne uygulamakta olduğu haksız ambargo karşısında şaşırtıcı değildir. Oysa, bir Cumhurbaşkanı’nın temsil ettiği ve “yücelteceğine” dair and içtiği Devleti’nin adını zikretmekten imtina etmesi ziyadesiyle düşündürücüdür.
Hristofyas’ın ise konuşmasında “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin” ismini 7 defa zikrettiği ve kendisinin “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin” Cumhurbaşkanı olduğunu vurgulamağa özen gösterdiği toplantının zabıtlarından anlaşılmaktadır.
Sayın Talât, AKPM’deki konuşmasında, KKTC yerine “Kıbrıs Türk Halkı” kavramına onlarca defa yer vermiştir. Ancak gerçek odur ki, BM’nin saptadığı Kıbrıs müzakere terminolojisinde “Kıbrıs Türk Halkı” veya “Kıbrıs’taki iki halk” kavramlarına da yer yoktur.
Nitekim, Talât – Hristofyas görüşmelerinde ortaya çıkan çözüm çevresinde de “iki halk” değil “iki toplum” kavramı kullanılmıştır.
Öte yandan, Sayın Talât’ın AKPM’de yaptığı konuşmadan sonra rapor üzerinde cereyan eden tartışmalarda rapora “iki halk” kavramının dercedilmesi yolunda Türkiye delegasyonunun yaptığı teklife, Kyprianou’nun “iki halktan söz edilirse, bu iki ayrı devlet var anlamına gelir, Asamblemiz Kıbrıs’ta iki ayrı devletin varlığını kabul etmemektedir” sözleriyle itiraz ettiği zabıtlarda kayıtlıdır.
KKTC’nin varlığı dahil, Kıbrıs’taki gerçekler üzerine bina edilmeyen bir çözüm şeklinin Ada’ya barış ve istikrar getiremeyeceğine ve yaşayabilir bir çözüme ulaşılması yolundaki gayretlerde Kıbrıs Türk Halkı’nın elindeki en değerli kozun da KKTC’nin varlığı olduğuna inanıyoruz. Türkiye de AB’ne tam üye olarak katılmadan Kıbrıs Türk kesiminin Kıbrıs Cumhuriyeti’ne yamanarak AB’ne katılmasının ENOSIS’in AB potasında gerçekleşmesi sonucunu doğuracağı yolundaki görüşümüzü muhafaza ediyoruz.
Sabahattin İsmail
Kıbrıs Yeni Volkan Gazetesi Başyazarı
|