VE BİR BAYRAM DAHA
Bu yılki ramazan ayı, sıcakların ve referandum kampanyasının etkisinde geçiyor. Referanduma kadar geçecek süre içerisinde terör olaylarının artarak devam edeceği öngörüsü iyi ki gerçekleşmedi. Belli ki; birileri bir yerler ile görüşmüş belli bir mutabakat sağlanmış. Yurttaşların birçoğu için ramazan aynen türküde söylendiği gibi: “Bayram gelmiş neyime aman aman garibem” şeklinde geçmektedir. Pahalılık, durgunluk ve sıcak üç koldan birden vatandaşı vurmaktadır. Ve gündeme bankaların “ucuz bayram kredisi” yarışı hakim olmaktadır.
Sosyal devlet anlayışı yerine; sadaka kültürü-siyaseti-sürekli empoze ediliyor. İftar sofraları, gıda paketleri, yakacak, yeşil kart, nakit para, kaçak elektrik-suya göz yumma… Ve “kim ne veriyorsa benden beş fazlası” zihniyeti. Ve “Aç bırak yalvarsın, cahil bırak muhtaç kalsın!” anlayışı… Kapatılan caddelerde uzayıp giden iftar sofralarıyla, uzun sofra kurma yarışı…Yoksullukla savaşım insana ve keyfe göre değil, yalnızca seçim ve referandum öncesi değil belli bir plan ve programla yürütülmelidir.
Bayramları bu kutsal günlerin içinin boşaltıldığı, suni fiyat artışlarının gözlendiği ve sadece tüketim ve tatile yönelik olarak algılandığı dönemler şeklinde yaşıyoruz. Oruç tutmanın bir amacı da nefsi terbiye etmek, az tüketmektir. Oysa ramazan ayında hem gıda fiyatları hem de tüketimi artar.
Yaşadıklarımız, gördüklerimiz, içler acısıdır. Adeta parası olanın hayır yapmak için değil de, kişisel reklamı için meydanlara çıktığı, insanların duygularının sömürüldüğü olayları hayretle izlemekteyiz. Sorgulamamız gereken birçok rahatsız edici konu var: Örneğin; niçin sosyal yardımlaşmayı sadece bu günlere erteliyoruz? Veya amaç yardıma muhtaç insanlara sürekli yardım etmek mi olmalı? Yoksa yoksulluğu tamamen ortadan kaldırmaya yönelik mi olmalı? Sonra bütün bunlar yaparken niçin “şova” itibar edelim? İftar çadırları niçin sadece ramazan ayında olsun? Gücü olanlar bunu sürekli organize edebilirler. Peki, iftar çadırları sadece yemek yenilen yerler mi? Yoksa oruç açılan yerler mi? Bana öyle geliyor ki; ihtiyacı olmadan, oruç tutmadan yiyenler, gerçek ihtiyaç sahiplerinin de haklarını alıyorlar.
Geçenlerde ünlü bir ekonomist: İki bayram arasında işlerin yavaşladığı, üretimin düştüğü yönünde bir tespitte bulundu. Bu görüşe katılmamak mümkün değil. Genelde bayram tatillerini 9-10 güne çekme, tatili uzatma çabasındayız. Zaten kamu sektöründe yılın 160-170 günü çalışılmamaktadır. Üyesi olmaya çalıştığımız Avrupa Birliği’nde resmi-dini bayramların uzatıldığına hiç tanık olmadım. Şapkayı önümüze koyup, bir karar verelim. Biz kalkınmak, üretmek daha zenginleşmek istiyor muyuz? O zaman “ daha az tatil, çok iş, daha çok üretim” demeliyiz. Biz bunları kendimiz için yapmalıyız. Başkalarının gelip bizim için refah üretmelerini, hazıra konmayı beklemeyelim.
Bayramlar; sosyal dayanışmaya yönelik, içsel huzuru arttırmak, toplumsal barışı sağlamak amacıyla belirlenmiş günlerdir. Ama maalesef diğer birçok alanda gözlemlediğimiz, çürüme, erozyon bu günler içinde geçerlidir.
Hemen her bayram “nerede o eski bayramlar” deriz. Eş, dost, akraba ziyaretleri, ihtiyaç sahibine yapılan yardımlar, çocukları, yaşlıları sevindirmek gibi birçok erdemli davranış; tatile daha çok tüketmeye, şova ve televizyona tercih edilmiştir.
Bizler bu aymazlık ve “dostlar alış-verişte görsün” misali günümüzü gün etmekle meşgul iken, başımıza gelebilecek felaketlere adeta davetiye çıkarmaktayız ve bir şeyler yapamamanın aczi içerisindeyiz.
Bayramların gerçek amacına yönelik kutlanacağı günlerin, özlemi ve dileğiyle… Bayramınız kutlu, ağzınız tatlı olsun…
|