KOMŞUDA PİŞER BİZE DE DÜŞER Mİ?
Günlerdir Başbakan’ın Kuzeyafrika gezisiyle yatıp kalkıyoruz. Her zaman ve her konuda olduğu gibi, ortalık yine çelişkili haberlerle dolu.
Başlarda demokratik taleplerle, kendiliğinden ortaya çıktığı zannedilen, yeni oluşumların hiç de öyle olmadıkları yavaş yavaş anlaşılıyor. Ve bizler yine “Cambaza baktırılıyoruz”.
O çok övülen, Davutoğlu dış politikası yerinde sayıyor. Belli ki bu politikaya “dışardan” müdahaleler oluyor. Açılım diye diye başımız döndü. ( Ermeni, Kürt, Kıbrıs, Ortadoğu açılımları) Sonunda her şey yeniden başladığı yere döndü.
Kıskanmamak elde değil. İslam Dünyası içinde sadece İran tek başına küresel emperyalizme karşı duruyor. Hem kendi nükleer programını yürütüyor, hem Ortadoğu’daki yandaşlarına sahip çıkıyor; hem de PJAK’a karşı istediği gibi operasyon yapabiliyor. Bin yıllık komşumuz; sessiz ve derin rakibimiz İran; istediğini yapabiliyor bu ortamda.
Hani söylene geldiği gibi: “Gördüğüme mi inanayım, duyduğuma mı?”. Ben bu Arap Baharı’ndan da, Türkiye’ye Arap dünyası ile ilgili giydirilmek istenen rolden de bir şey anlamış değilim. Medyada gördüklerimizle, bize anlatılanlar farklı şeyler. Gezi öncesi kendisini tüm Arap dünyasının dört gözle, bir kurtarıcı gibi beklediği havası estirildi. Tahrir Meydanı’nda kendisini bir milyon kişinin karşılayacağı v.s anlatıldı. Mısır’da sadece elli kişilik gençlik grubuna konuşabildi, Sn. Başbakan. Ne Tunus’ta, ne de Libya’da coşkulu kalabalıklar göremedik. Taşıma insanlar oldukları belli olan; üç-beş, işiz güçsüz takımı ellerine tutuşturulmuş flamalar ve bayraklarla görüldüler sadece.
Oysa bizlere farklı şeyler anlatılıyordu. Anlatılanlar ve kurgulanan senaryolar dışında; egemenliklerine dışardan müdahale edilmiş, yerlerinden, yurtlarından kovulmuş, savaş ortamına itilmiş ve yıllar boyu sürebilecek kaos ortamının beklediği, milyonlarca gariban halk yığınlarıdır gördüklerimiz, hissettiklerimiz.
Arap Baharı denen şey; Batı’nın bu coğrafya için uygun gördüğü “kontrollü kaostan” başka bir şey değildir. Evet, kontrollü kaos ve sürekli düşük yoğunluklu savaş hali.
Bugün, Afganistan’dan, Suriye’ye oradan Libya ve Tunus’a kadar Türkiye’yi de içine alan tüm İslam coğrafyası ateş çemberi altında, cadı kazanına atılmış durumdadır.
Hemen Soğuksavaş bitimi sonrası ki; Berlin Duvarı’nın yıkılmasına denk gelir(1989), başlayan 1. Körfez Savaşı (1990) ve ardından 11 Eylül saldırıları bahanesiyle; Afganistan (2002), Irak (2003) işgalleriyle günümüze kadar devam eden…. Ucu ta Kuzeyafrika’ya kadar uzanan ve adına şimdi “Arap Baharı” denen kirli bir savaştır bu.
Bu neyin demokrasisidir, neyin özgürlüğüdür belli değil. Belli olan yıkım, kan ve gözyaşıdır. Türkiye terör saldırıları ile boğuşurken Arap Baharı diyerek yollara düşmenin ne anlamı olabilir?
Arap dünyasında tasfiye edilmek istenen 3. dünyacı, sosyalist artığı, Baasçı zihniyetlerdir ve yerlerine çok çok Batı’nın güdümünde yeni diktatörler gelecektir.
Başta ABD olmak üzere küresel emperyalizm; Arapların üzerinde oturdukları zenginliklerle, kendi çıkmazından ve iflas durumundan çıkmak istemektedir.
Arap dünyası, Saddam Hüseyin’in devrilmesine seyirci kalmasının bedelini ödüyor. Bu gidişle akıllarını başlarına almazlarsa hepside sömürgeci güçlerin çöplüğüne dönüşecekler. Anlaşılan Arap Baharı denen oyunu uzun bir süre daha izleyeceğiz.
Biz Türkiye olarak daha düne kadar Suriye ile kardeş değil miydik? Düne kadar vize muafiyetlerinden, serbest ticaret antlaşmalarından, ortak kabine toplantılarından bahsederken gelinen noktaya bir bakın! Bu bir savrulma halidir kanaatimce.
Bugün komşularımıza dikte ettirilenlerin, yarın bize edilmeyeceğini nereden bilelim. Nitekim bunun ön sinyallerini almaktayız.
Sakın; komşuda pişen bize de düşmesin!... |