ENTEGRASYONA EVET; ASİMİLASYONA HAYIR
Öncelikle belirtmem gerekir ki; göçün ellinci yılını, Türk ve Alman medyasının, siyasilerinin ve kamuoylarının bu denli kapsamlı, yoğunluklu, gündemlerine alacaklarını, doğrusu hiç beklememiştim. Şaşırmadım dersem yalan olur. Oysa eski bir Berlinli olarak, çok daha kötü, ilgisiz, sahipsiz günleri yaşadım. Yetmişli, seksenli yılları düşünürsek eğer, ne kadar da muhatapsız ve yalnızdık. Adeta “eti senin, kemiği benim” misali, dağılmıştık tüm Avrupa’ya.
31 Ekim 1961’den bu tarafa (Göç Anlaşmasının tarihi), geçen elli yıl ve tarihte iz bırakan; hala bırakmaya devam eden; yaşanmışlıklar, dramlar, sevinçler, hüzünler… O kadar çok şey yazılır, söylenebilir ki; o kadar çok her iki milleti de etkileyen, değiştiren, dönüştüren durumlar söz konusu ki; zaten medya üzerinden, izlediklerinizden, konunun önemini ve kapsamını anlamış olmalısınız.
Aslında çok şey yazıldı, çizildi, bana pek fazla konu kalmadı. Yine de eski bir Berlinli olarak, elli yılı dört ana bölüme ayırarak bakmak isterim. Bu dört oluşumdan her biri, Türkleri olumsuz etkilemiş fakat bütün bu olumsuzluklara karşın Türkler, Almanya’daki varlıklarını, arttırarak devam ettirmişlerdir.
1961’den bu yana: 1973 petrol krizi, 1980 12 Eylül askeri müdahalesi, 1989 Berlin Duvarı’nın yıkılışı, 1999 para birliğine geçiş ve birliğin genişlemesi olarak sayabileceğim tarihi olaylardır. Her dört olayda da, Almanya’daki Türk varlığı zarar görmüş, yabancı aleyhtarlığı hatta deyim yerindeyse, Türk düşmanlığı iyice artmıştır.
1973 yılına kadar, petrol krizinin yol açtığı ekonomik durgunluğa kadar, öyle kayda değer bir yabancı aleyhtarlığı söz konusu değildi. Çünkü gelenler, Almanları 2. Dünya Savaşı’nın yarattığı yıkımdan çıkartacak, tekrar kalkınma atağına geçişte, gerekli olan iş gücünü sağlayacaklardı. Nitekim gelenler “misafir işçilerdi” ve birkaç yıl çalışıp, ülkelerine döneceklerdi. Böylece 1973 krizine kadar geçen on-oniki yıl fazla sorunlu olmadı. En azından Almanlar için bu böyleydi. Ancak zamanla misafir işçilerin pek de misafir olmadıkları ve kalıcı olmaya başladıkları, Türkiye’den eşlerini, çocuklarını, yakın akrabalarını bir bir getiremeye başladıkları görüldü. Ve Almanların homurdanmaları artmaya başladı. “Biz işçi istemiştik ama gelenler insandı” demeye başladılar. Tabii insan olan başkaydı; insani gereksinimleri vardı, makina değillerdi onlar.
1980 12 Eylül askeri müdahalesi ve ardından gelen ikinci göç dalgası. Bu kez davet edilen misafir işçiler değildi, ikinci göç dalgasını oluşturanlar. Onlar, siyasi sığınmacılardı. Almanya’ya akın akın geldiler, iltica talebinde bulundular. Aralarında, gerçek siyasi sığınmacılar kadar, siyasi olmayan işsiz-güçsüz takımı da vardı. Ve hemen hepsi Türkiye’yi olmadık suçlamalarla, kötülüyor; binlerce “Gece Yarısı Ekspres’i” hikayesi uyduruyorlardı. Çünkü sığınma hakkı alabilmek için, böyle kötü hikayelere ihtiyaç vardı. İşte şu an Türkiye’nin başını ağırtan, Almanya’daki muhalif Kürt göçmenleri, taa o zamanlar kapağı Almanya’ya atmışlardı. Göçmen işçileri istemeyen Almanya, böylece bir de ilticacılarla baş etmek durumundaydı.
Ancak yine de her şey yoluna girecek, yabancılar zamanla kabul görebilecekti. Almanlar; 1989 Berlin Duvarı’nın yıkılmasına kadar geçen sürede; uyum yasaları (Entegrasyon), çifte vatandaşlık, Alman ordusuna göçmen alımı, esnaf ve zanaatkarlarını yabancılardan temin etmek gibi; yabancıları bir çeşit içlerine sindirme, kabullenme yollarına girdiler. Ama ne yazık ki; kader ağlarını farklı örüyordu(!) Berlin Duvarı yıkıldı ve bizler (Türkler ve diğer yabancılar) bunun altında kaldık. Üzüntüm ve şaşkınlığımdan o tarihi duvar yıkılış kutlamalarını bile izlememiştim. Tüm Doğu Avrupa, sadece Doğu Almanlar değil, tüm Doğu Avrupa; Polonyalılar, Romanyalılar, Yugoslavlar, Ruslar hepsi Almanya’ya akın ettiler. Türklere, Müslümanlara, Asyalılara fazla ihtiyaç kalmamıştı. Pis ve tehlikeli işler bile, Doğu Avrupalılara verilir oldu. O güne kadar fazla dışa vurmayan, din üzerinden yapılan ayrımcılık ve düşmanlık kendini göstermeye başladı.
1999’dan itibaren, para birliğine (Euro) geçiş ve ardından birliğin, 15 ülkeden 27 ülkeye genişlemesi, işin tuzu biberi oldu. Anlayacağınız AB dışından gelenlere yer kalmadı.
Türkler yaratıcıdır, çalışkandır, tarih boyu göçlere, yeni hayat alanlarına adapte olmada deneyimlidirler. Pes etmediler direndiler. Benim gibi az sayıda insan geri döndü ama büyük çoğunluk orada kaldı. Kafasında Bavyera şapkası, altında sarı mersedesli, Türk işçi figürünün yerini, bugün artık girişimcisiyle, master, doktora yapan gençliğiyle, parlamentolarda sesini yükselten vekilleriyle, farklı yeni bir nesile bıraktı.
Ancak sorunlar devam etmiyor değil. Türkiye artık eskiden olduğu gibi, onları sadece döviz kaynağı olarak görmüyor. Sorunlarına el atıyor; ortaya son kertede yeni bir anlayış, yeni bir bakış açısı geliyor. Bunun adı da: Entegrasyona evet, asimilasyona hayır, oluyor. Galiba gerçekçi olan da bu. Oralarda kendi kimliği ve özü ile, uyum sağlayarak yaşamak... |