GÖRECELİK
Hayat görecelidir. Yaşanılan döneme, eğitim durumuna, sosyal statüye ve ekonomik yapıya göre farklı algılanır. Elektrik enerjisinin daha yeni yeni şehirlere verilmeye başlandığı dönemlerde; yaşlı bir Yörük, gece yarısı köyünden şehre gitmek ister. Yaşlı Yörük köyünden şehre doğru yürür ve bir tepenin başına gelir. Bulunduğu tepeden şehre bir bakar. Gece şehrin ışıl ışıl yanan görüntüsünü görür ve hayretle: “Aboo buna ne fitil ne de gaz dayanır” der. Daha önceleri elektrikle tanışmamış olan Yörük, elektriği bilmediğinden onu tasavvur edemediğinden şaşırır. Onun dünyası farklıdır ve yeni tanıştığı bu durum onun için inanılmazdır.
Yine geçen yüzyılın başında; köylünün birinin eline, ilk defa bir ayna parçası geçer. Köylü; ayna parçasına şaşkın şaşkın bakar ve kendisini görür. Önceleri sadece suyun yansımasında gördüğü görüntüsü, bu kez tanımadığı bir cisimde gözükür. Ve der ki: “ Ey Allah’ım sen nelere kadirsin.”
Sonraları, televizyon ile yeni tanışan kimi insanların televizyonda gördükleri kişilerin; kendilerini gördüklerini varsaydıklarından, ayıp olmasın diye üstlerini, başlarını düzelttiklerine tanıklık edilmiştir. Bunlar gibi bir yığın yaşanmışlık anlatmak mümkün.
Eğer işin bilimsel boyutuna geçmek istersek, orada görecelik ile ilgili bizi şaşırtan başka şeyler yaşanır. Görecelik veya Arapça deyimi ile izafiyet; izafi bakış açısı, ünlü fizikçi Albert Einstein tarafından kuramsallaştırılmıştır. Teoreme göre: Bütün varlıkların ve varlığın fiziki olayları izafidir. Zaman, mekan, hareket birbirlerinden bağımsız değildirler. Aksine bunların hepsi birbirine bağlı izafi olaylardır. Kabaca görülebilen tüm evren; bakanın, baktığı yere ve ortama göre şekillenen, biz öyle gördüğümüz için öyle algılanan bir yapıdadır. Aslında “gerçekte” ya da her neyse öyle olmak zorunda değildir.
Bir de zaman-mekan boyutu var tabi. Işık saniyede üç yüz bin km. yol kat eder. Uzaklık ise; ışığın mekanda (evren) saniyede üç yüz bin km. gittiğine göre hesaplanır. Güneşin ışınları bize sekiz dakikada ulaşıyorsa, o zaman güneşin bize uzaklığı: 8 dakika yani 480 saniye, 480x300.000 km. uzaklıktadır. Bizim yaşadığımız boyutta her şey ışık hızı dalga boyutuna sabitlenmiştir. Hiçbir şey ışıktan hızlı gidemez. Teorik olarak ışık hızını aştığımızı düşünürsek, ışık hızının ötesine geçtiğimizi varsayar isek eğer. İşte o zaman, başka bir boyuta geçeriz ve görünen, bilinen her şey bize farklı görünür.
Yıldızlardan bize ulaşan görüntü, onların geçmişteki görüntüsüdür. Biz onların, sadece bize ulaşmış olan yansımalarını görürüz. Güneşin ışınları dünyaya sekiz dakikada ulaşır. O halde bizim şimdi gördüğümüz, güneşin sekiz dakika öncesidir.
Şimdi diyeceksiniz ki; “iyi de kardeşim bütün bunları niye yazıyorsun. Bunlarla benim ne alakam var. Gerçek yaşamımda, senin yazdıklarınla ne ilgim olabilir.” Evet haklı olabilirsiniz; ama yaşadığımız hayat ve hayatı algılayışımız, hayata bakışımız da aslında bir anlamda, evreni algıladığımız gibi görecelidir. Bakanın, yaşayanın durduğu yere ve şartlara göre oluşan, algılanan, şekillenen bir hayat ve yaşam serüveni…
Bütün bunları niçin yazdım. Ben yirmi sekiz yıldır kesintisiz araba kullanıyordum. Şimdi arabasız “seyrediyorum”. İnanın yaşadığım şehri; dolmuştan, otobüsten ve yaya olarak çok farklı görüyorum. Daha önceleri hiç görmediğim, göremediğim açılardan farklı ve başka bir şehir görüntüsü ve hayat akışı var karşımda. Hayat benim için değişik görüntülerle ve değişik hızla akıyor artık.
Araba ile arabasızlık arasında bu kadar değişken olabiliyorsa veya öyle algılanıyorsa, yaşanılıyorsa hayat… Acaba başka ölçeklerde, ortamlarda nasıl akıyor ve algılanıyordur. Varın gerisini siz düşünün!
(Not: Yaşlı Yörük hikayesi, bir Mehmet Reşat ATA naklidir.) |