Sessiz Hıçkırıklarım…
Bugün ilk göz ağrımız, 2007 yılının bir sonbaharında, bir hazan mevsiminde, 15 Ekim’inde 14 yaşında kaybettiğimiz kızımızın Gökçe’mizin ölümünün 19. sene-i devriyesi…
Bir babanın baharının hazana, hazanın zemheriye döndüğü gün…
İnananlar için kadere inanmış ölüme iman etmiş bizler için elbette “ölüm, bir veda bir ayrılık değil ‘’
Ölüm, bizler için belki yeni bir başlangıç belki hasret şehrini birbirine bağlayan özlem köprüsü…
Bu satırları yazarken hüzünle beraber bir duygu sağanağı yaşıyorum.
Göz yaşlarımı kontrol edemiyorum. Klavyeye düşen her bir gözyaşıma eşimin görmesini istemediğim sessiz hıçkırıklarım eşlik ediyor.
Geçmişe dalıyor ah be diyorum. Kaç yıl oldu, daha kaç yıl geçecek sensiz…
Papatyaları çok severdi, hem de beyaz olanlarını...
O zamanlar Torosların bir mahallesinde oturuyorduk. Akbelen şehir mezarlığının hemen üstündeki Sebahattin Çakmakoğlu ilköğretim okuluna götürür, okul dönüşte şimdilerde yapı yığınlarına dönmüş olan kırmızı gelincik, sarı papatyalarla bezenmiş çiçek dolu tarladan geçerken annesine sarı, beyaz papatyalar toplardı. Hiç unutmuyorum anneciğim bu senin demesini… Papatyaları verirken gözlerindeki eksiltmediği o mutluluğu…
Ve işte 2007 Eylül’ünde bir sonbaharda okullar açılırken Ankara’ya yolculuk için hazırlanışımız geliyor aklıma… Çok beklemiştik o günü, bitmek tükenmek bilmeyen 7 yılı… Nefes alıp vermede katlanılan, sıkıntıyla çekilen koca 7 yıl…
Doktoru, ilk kez duyduğum skolyoz denilen ortopedik hastalığına bağlı omurilik ameliyatı için ergenlik çağını beklemeniz gerektiğini söylediğinden bu yana tam 7 yıl geçmişti. Gittikçe gelişen, geliştikçe öne eğilen vücudunu korumak adına korse provası için yıllarca Ankara’yı mesken tutmuştuk...
On dört yaşlarına gelmiş büyük bir kız olmuştu Gökçe. Artık bizim için birçok şey değişecek skolyoz denilen omurga eğriliği ameliyatla düzeltilerek dik durması sağlanacak, uzun boyuyla insanlardan uzak yaşamak zorunda hissettiği ortopedik hasarı ortadan kalkmış olacaktı.
2007 yılının Eylül ayıydı…
Havaların serinlemesiyle rengarenk elbisesini çıkartıp sarı renkli baharlıklarını giyen yaz, insanoğlunun yaşam serüveninin son çeyreğini hatırlatan sonbahara bırakmıştı yerini...
Altı yaşlarındaki ortanca kızım Aleyna ilkokula yeni başlamış, yine bir Eylül ayında dünyaya gelen en küçüğümüz Firdevs Eylül ise henüz daha üç yaşlarındaydı.
Ankara’nın yolunu tutarken çocuklarımızla vedalaşmak biraz zor olmuştu. Çünkü bizlerin neyi beklediğini, gittiğimiz yerde ne kadar kalacağımızı bilemiyorduk. Zor olan bir vedadan sonra yola çıkmıştık.
Şehirlerarası otobüs o eski Ulukışla yokuşuna sararken kaset Ferdi Tayfur’un Emmioğlu şarkısını çalıyor, şoför içten içe bir şeyler mırıldanırken yazın getirdiği yorgunlukla yapraklarını dökmüş ağaçlarda, düzenli bir ritimle kuyruk sallayan saksağanların umursamaz hareketlerini izliyor, gevrek gevrek ötüşleri eşliğinde yeni bir başlangıç olarak düşündüğümüz Gökçe’miz ile ilgili gelecek hayallerimizle, Ankara’ya yol alırken ruhumuz sanki taze umutlara yeni başlangıçlara iltica ediyordu.
Sabah çıktığımız yolculuk sonunda akşam üstü Ankara’ya varmıştık. Ertesi sabah bizi zorlu bir gün bekliyordu. Zira sabah doktor muayenesine gidecek kızımın hastane yatışını yaptıracaktık.
Ertesi gün erkenden kalkıp alel acele giyindikten sonra hep birlikte yola çıktık. Randevusunu önceden aldığımız doktorun muayenesini epeyce aradıktan sonra bulduk. Doktor önceden çektirdiğimiz röntgen filmlerini iki eline alıp, ışıklı bir tabelaya tuttuktan sonra bize çok geç kalmış olduğumuzu söylediğinde üstümüze sanki kaynar sular dökülmüştü.
Doktor bu tür ameliyatların çocukken bile yapılabildiğini bu kadar beklemenin gereksiz olduğunu bu beklemenin her şeyi zorlaştıracağını söylerken, söylenenleri algılamakta güçlük çekiyor, ne kadar istesem de kendimi toparlayamıyordum.
Biz ne yapmış nasıl bir hata yapmıştık. Yaşadığımız şehir Mersin’de önemli bir ortopediste güvenmiş, süreci başka doktorlara teyit ettirmek yerine bir kişiye güvenmiş kendimizi ona teslim etmiştik.
Zira bu işin uzmanı onlardı. Dünyada tıp ile ilgili gelişmeleri takip etmesi gereken öncelikle biz değil onlardı. Alternatif doktor aramada gözümüz kör olmuştu.
Büyük umutlarla güzel hayallerle bir Eylül ayında Hacettepe’ye yatışınızı yaptırdığımız Gökçe’miz yaklaşık bir ay sonra bir Ekim ayında girdiği bu zorlu ameliyattan çıkamamış, avucumuzun içinden kayıp gitmişti.
Sessiz çığlıklarımızı, isyanlarımızı içimize gömdüğümüz yazımızın kışa hem de karakışa döndüğü bir 15 Ekim akşamında Gökçe’mizi can paremizi kaybetmiştik.
Gökçe’mizin vefatının üzerinden bugün 19 yıl geçti. Geriye dönüp baktığımızda aklımızdan bir an olsun çıkartamadığımız, onun doğum tarihli bir kız gördüğümüzde eğer yaşasaydı Gökçe’miz muhtemelen bu yaşlarda güzel bir genç kız olacaktı demediğimiz bir günümüz olmadı.
Bugüne kadar yaşam dünyamızı sessiz hıçkırıklarla suladığımız birlikteki anılarımız, zihnimizden yüreğimizden tüm bedenimizden hiçbir zaman eksilmedi. Artık kim toplayacaktı sarı, beyaz papatyaları annesine…
Anneler babalara göre çok daha duygusal, daha hassastır... Annelerin her şeylerini dışa vurma gibi bir özgürleri vardır. Duygusuz gibi görünen içten içe yanan kavrulan babaların ise insanlar ne der ruhsal savruluşlarıyla böyle bir hakkı yoktur. Dışa vurmaktan kaçındığı hissiyatlarını, sessiz hıçkırıklarını içine akıttığı gözyaşlarıyla sularken; çaresizliklerini, sessiz çığlıklarını içlerinde haykırırlarken acizliklerini kendi içlerine hapsederler...
Her 15 Ekim’ de bu duygu sağanağını yaşayıp kalbimin acısını, kurumaya yüz tutmuş gizli gözyaşlarımla sularken inandığım ahirette bizi diğer kız kardeşleriyle bekleyeceğini umut ediyorum.
Belki bu da benim bu dünyada kendimi teslim ettiğim tek umudum, belki de tek tesellim…
Ve her daim umudumu perçinleyen şu sözleri hep tekrar eder dururum: ‘’ Ölüm; bir ayrılık olsa da vuslata giden yeni bir yol, yeni bir başlangıç’’
Ölüm; hasret şehrini birbirine bağlayan özlem köprüsü…’’
İnandığım ahirette buluşmak umuduyla, mekanın cennet olsun, ilk göz ağrım!